Latin Amerika Edebiyatı

Latin Amerika Edebiyatı, Latin Amerika’da İspanyolca ve Portekizce yazılmış edebiyat yapıtlarını kapsar. İlk yazılı metinler Yenidünya’nın İspanyol fatihlerinin İspanya’ya gönderdikleri raporlardı. İspanyollar’ın atılganlığı ve Amerika Yerlilerinin yiğitliği pek çok yazıya ve şiire esin kaynağı olmuştur. Bunların en ünlüsü İspanyol Alonso de Ercilay Zúñiga’nın (1533-1594), Şili Yerlilerinin soylu direnişini ve şairin bu dönemdeki acılarını dile getiren La Araucanadır. 20 binin üstünde koşuktan oluşan bu şiir yeni topraklardan fışkıran ilk gerçek edebiyat ürünüdür.

1600’de artık fetihler sona ermiştir. Avrupalı işgalciler efendi, Yerliler ise çoğunlukla köleydi. Zenginler hâlâ İspanya ve Portekiz’i anayurtları olarak görüyordu. Yazılanlar ise Amerika’yla ilgili olmakla birlikte Portekiz ve İspanyol edebiyatının kötü bir taklidi olmaktan öteye geçemiyordu. Ama bunlar içinde Meksikalı bir rahibe olan Juana Inés de la Cruz (1651-1695) gerçekten edebiyat değeri olan şiirler ve oyunlar yazdı. Portekiz sömürgesi olan Brezilya’nın en ünlü yazarı José Basilio da Gama (1740-1795) ilk kez şiirlerinde Yerlilerin yaşamını işledi.

Özgürlük ve Romantizm
İspanyol sömürgelerinin özgürlük mücadelesi aynı zamanda kültürel bağımsızlık mücadelesinin de başlangıcıdır. Bu tarihten başlayarak yazarlar İspanyol ve Portekizliler’in torunları olarak değil Latin Amerikalı bilinciyle yazdılar. Yapıtlarında toplumsal sorunlara eğildiler. Baskıcı ve acımasız yönetimler altında özgürce yazmaları hiç de kolay olmadı. Savaş yılları sırasında siyasal ve yurtsever edebiyat öne çıktı. Ekvatorlu José Joaquín de Olmedo’nun (1780-11847) La victoria de Junin: Canto a Bolivar (1825) adlı kahramanlık destanı Simón Bolívar önderliğindeki güçlerin İspanyollara karşı kazandığı zaferin anısına yazılmıştır ve bugün hâlâ değerini korumaktadır.

Latin Amerika’nın gerçek anlamda ilk romancısı Meksikalı José Joaquín Fernández de Lizardi (1776-1827), 19. yüzyıl başındaki Meksika toplumunu canlı bir biçimde anlatan El periquillo sarniento’yu (1816) yayımladı. Kitabın baş kişisi bir picaro ya da serseridir. Lizardi bu yapıtında toplumun gelenek ve törelerini eleştirir. Bu kitap Meksika’da bugün de en çok okunan kitaplar arasındadır.

Latin Amerika’da savaşlar ve askeri diktatörlükler birbirini izliyordu. Bunların içinde en çok nefret toplayanlardan biri Arjantin diktatörü Juan Manuel de Rosas idi. Kanlı yönetimi sırasında birçok yazar sürgüne gönderildi. Bu yazarlar, kalemleriyle komşu ülkelerden Rosa’a savaş açtılar. José Pedro Crisólogo Mármol’un (1817-1871) ilk Arjantin romanı kabul edilen ünlü yapıtı Amalia (1851) Rosas yönetiminin korkunçluğunu sergiler. Domingo Faustino Sarmiento (1811-1888) ise Facundo (1845) adlı uzun denemesinde, altüstlüklerin yaşandığı toplumların, diktatörlüklere yol açtığını anlatır.

Sarmiento ve Mármol, Avrupa’daki Romantizm Akımı’ndan etkilenen yazarlar arasındadır. Bu yazarlar çoğunlukla konularını ülkelerinin tarihinden ve sıradan insanların yaşamlarından seçtiler. Tarihsel romanların en güzellerinden biri Dominik Cumhuriyeti’nden Manuel de Jesús Galván’ın (1834-1911), Amerika Yerlilerine İspanyolların uyguladıkları kıyımı anlatan Enriquillo (1882) adlı yapıtıdır. Amerika Yerlilerinin destanlarından ve sınır savaşlarından esinlenilerek pek çok öykü ve şiir yazılmıştır.

Latin Amerika Romantizmi pampalarda sığır güden goşo’ları şiirlerde ele aldı. Arjantinli José Hernández’in (1834-1886) en ünlü yapıtı, özgürlüğünü yok eden topluma karşı başkaldıran goşonun mücadelesini anlatan El gaucho Martin Fierro (1872) adlı şiiridir.

Gerçekçilik ve Doğalcılık
Avrupa’da olduğu gibi Latin Amerika’da da gerçekçi ve doğalcı yazarlar çıktı. Yapıtlarında kent yaşamını, toplumsal değişimleri ve insanı anlattılar. Romantikler gibi gerçekçi yazarlar da halk kültürünün tiplerinden yararlandılar. Bu yapıtlarda yasalar ve düzen, orta sınıf değerleri, onurlu ve güvenilir olmak elüstünde tutulurken, açgözlülük ve yalancılık yerildi. Doğalcı yazarlardan Arjantinli Eugenio Cambaceres (1843-1888) çağdaş değerleri, Sin rumbo (1885) adlı yapıtında kıyasıya yerer. Brezilya’da yayımlanan ilk önemli doğalcı roman, Rio de Janeiro sokaklarındaki yaşamı anlatan, Manuel Antônio de Almeida’nın (1831-1861) Memorias de um Sargento de Milicias (1854) adlı kitapıdır. Brezilyalı gerçekçi romancı ve öykü yazarları içinde belki de en önemlisi olan Joaquim Maria Machado de Assis’in (1839-1908) en güzel romanı Dom Casmurro’dur (1899). Euclydes da Cunha (1866-1909) kuzeydoğunun çorak topraklarında hayvancılıkla geçinen insanların unutulmuşluğu üzerine bir protesto niteliğinde olan Os Sertoes i (1902) yazdı.

Çağdaş Edebiyat
1880’lerden önce Latin Amerikalı yazarlar başka ülkelerin edebiyat türlerini örnek alırlardı. 19. yüzyılın sonunda gelişen Modernizm Akımı’nın öncüleri Émile Zola’nın Doğalcılık, Avrupa’da gelişen Maddecilik akımlarına ve orta sınıf değerlerine karşı çıktılar. Hem düzyazı, hem de şiir yazan Kübalı José Martí (1853-1895) ve Perulu Manuel González Prada (1848-1918) dilin dinamizminden yararlanarak değişime ve yenileşmeye yöneldiler.

1888’de Nikaragualı şair Rubén Darío’nun düzyazı ve şiirlerden oluşan Azul (1888) adlı kitabı büyük yankılara yol açtı. Bu, Modernizmi tam anlamıyla içeren bir kitaptı. Yeni biçim arayışları, dilin yeni ve heyecan verici bir biçimde kullanılması, yeni bir bilinci ve duyarlılığı gerektiriyordu. Modernizm, çeşitlilik gösteren bir akımdı. Kolombiyalı yazar José Asunción Silva (1865-1896) ve Meksikalı Manuel Gutiérrez Nájera (1859-1895) bu akımın içinde yer aldılar. Ama bu alanda en başarılı yapıtları, çok işlek bir dille yazan Rubén Darío, Arjantinli Leopoldo Lugones (1874-1938) ve Uruguaylı Delmira Agustini (1886-1914) verdiler.

Başlangıçta şairler duygularını ince ve müzikli bir dille şiire döktüler. 1898 İspanya Amerika Savaşı’ndan sonra ise, kendi ülkelerinin güzelliklerinden ve sorunlarından söz etmeye başladılar.

20. yüzyılda toplumsal adaletsizlikler ve Amerika Yerlileri’nin uğradıkları haksızlıklar Latin Amerika edebiyatının temel konuları oldu. Mariano Azuela (1873-1952) Meksika Devrimi’nin acılarını ve dehşetini anlatan Los de abajoyu (1916) yazdı. Kolombiyalı yazar José Eustasio Rivera (1889-1928) La vorágine’de (1924) Amazon ormanlarında çalışan kauçuk işçilerinin yürekler acısı, çetin yaşamlarını anlattı.

Venezuelalı Rómulo Gallegos (1884-1969), büyük çiftlik sahibi acımasız bir kadını konu alan Doña Bárbara (1929) adlı yapıtıyla Amerika’nın önde gelen romancıları arasına katıldı. Uruguaylı Horacio Quiroga (1878-1937), Arjantin’in kuzeyindeki tropikal bölgede geçen öykülerinde, doğa güçleri karşısındaki insanı konu aldı.

İlgi çekici bir roman olan Don Segundo Sombra (1926) Arjantinli Ricardo Güiraldes (1886-1927) bir taşra kasabasından kaçan öksüz bir çocuğun öyküsünü anlattı. Arjantin’in ulusal simgesi goşo’yu efsanevi bir halk kahramanı olarak ele aldı.

Brezilyalı yazarlar çok geniş olan ülkelerinin çeşitli bölgelerinde, özellikle de kuzeydoğuda, kültürlerini korumanın önemini vurguladılar. José Lins do Rego Cavalcanti (1901-1957) Ciclo de Cana de Açucar adını taşıyan roman dizisinde, plantasyon yaşamından kesitler verir. Érico Lopes Veríssimo (1905-1975) O Tempo e o Vento (1949-1962) adlı üçlü romanında, Rio Grande do Sul yöresinin tarihini olağanüstü bir sevecenlikle yeniden yaşatır. João Guimarães Rosa (1908-1967), Grande Sertao: Veredas (1956) adlı epik romanında Brezilya’nın kuzeydoğusundaki uzak, barınmaya elverişsiz ve çorak topraklardaki yaşamı anlattı.

Şiir
Modernizm Akımı’nın ardından çok yetenekli şairler yetişti. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Şilili kadın şair Gabriela Mistral (1889-1957) sade ve dolaysız anlatımıyla ilgi çekti. Çocuklarına olan özlemini dile getiren güldestesi Desolación (1922), etkiliyici bir duyarlılık taşır. César Vallejo (1892-1938) İspanyol dilinin en büyük ustalarından biridir. Şiirleri insanın çektiği acılarla yüklüdür. Ölümünden sonra, 1939’da yayımlanan Poemas humanos’ta, daha güzel bir geleceğe olan umudunu yansıtır. Vallejo, İspanyolca’yı cesur ve şaşırtıcı biçimlerde kullandı. 1930’larda Peru’nun bir taşra kentindeki kapalı aile yaşamını terk ederek, komünistlerin safında İspanya İç Savaşı’na katıldı.

Şilili şair Pablo Neruda da komünistti (1904-1973). Şiirleri, özellikle de büyük epik yapıtı Canto General (1938) yaşam deneylerinin coşkulu bir anlatımıdır. Neruda ezilenlerin ve sömürülenlerin şairidir. Meksikalı Octavio Paz (1914) çok yönlü bir yazardır. Libertad bajo palabra (1968) adını taşıyan yapıtında, şiirin bir uyanış olduğu ve insanlığın kurtuluşunun önünü açtığı görüşünü savunur.

Portekizce konuşulan Brezilya’da Modernizm Akımı 1920’lerde başladı. En çok Sao Paulo’da kök salan bu akımın öncüsü şair ve romancılar, Portekiz ile bağlarını koparmaktan yanaydılar. Oswald de Andrade’nin (1890-1954) Memorias Sentimentais de Joao Miramar (1924) adlı romanı bu akımın tipik bir örneğidir. Jorge de Lima (1895-1953) ise Avrupa geleceğinden koparak Kuzeydoğu Brezilya’nın bölgeci şiir hareketine katıldı.

Roman
Yenilikleri denemekten korkmayan Latin Amerikalı yazarlar, edebiyat alanında uluslararası üne ulaştılar. Edebiyat yaşamına 1920’lerde, Buenos Aires’in aydın çevresi içinde başlayan Jorge Luis Borges (1899-1986), öykü ve denemelerinde insanın doğasını keşfetmeye çalıştı. Çağdaş Arjantin edebiyatında çok önemli bir yeri olan Borges, İspanyol dilinin en usta yazarlarından biridir. Guatemalalı Miguel Angel Asturias (1899-1974), başyapıtı Sayın Başkan da (El senor presidente; 1946) diktatörlüklerin neden olduğu yıkım ve acıları anlatır. Paraguaylı Augusto Roa Bastos (1917) Hiji de hombre da (1960) benzer bir konuyu irdeler, ama daha yumuşak ve dokunaklı bir üslubu vardır.

Meksikalı Juan Perez Rulfo’nun (1918-1986) Pedro Paramo (1955) adlı bir kısa romanı ve Kızgın Ova (El Ilano en Ilamas; 1953) adında, öykülerini topladığı bir kitabı vardır. Kitaplarındaki olaylar ıssız ve sıcak bir vadide geçmektedir.

Kolombiyalı roman ve öykü yazarı Gabriel Garcia Marquez (1928), 1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibidir. Ünlü romanı Yüzyıllık Yalnızlık’ta (Cien anos de soledad; 1967) küçük bir kasabanın tarihiyle sınırlı kalmayıp Güney Amerika’nın, dünyanın, hatta evrenin geçmişini gözler önüne serer. Kitabın kahramanları sevgi, tutku, savaş, devrim, bolluk ve yoksulluk içinde yuvarlanır. Anlatılanlar düşsel olduğu kadar gülünç ve acıklıdır.

Meksikalı Carlos Fuentes’in (1928) romanları ve öyküleri büyük, büyüleyici bir ülkenin insanlarının derinlemesine incelemesidir. Terra Nostra adlı romanında ülkenin kültür mirasını keşfetmeye çalışır. Perulu romancı Mario Vargas Llosa (1936) Kent ve Köpekler (La ciudad y los perros; 1963) adlı kitabında bir askeri akademideki insanlıktan uzak yaşamı anlatırken, Peru toplumunun zayıflıklarını irdeler.

Brezilya edebiyatı, yerel gelenekler ile modernleşme arasındaki çatışmayı yansıtır. Graciliano Ramos (1892-1953) Infancia (1945) adlı anı kitabında yoksulluk koşullarında kendini nasıl yetişdirdiğini anlatır. João Cabral de Melo Neto (1920) ise Morte e Vida Severina şiirinde, geleneksel kökler ile çağdaş yaşam arasındaki çelişkileri sergiler.

Kaynak: vikipedi

BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: “Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar, maviydi, uzaklarda üşürler”

Gökte gece yelinin söylediği türküler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem sevildim, ya da o böyle söyler

Bu gece gibi miydi kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de üstümde sonsuz gökler

Hem sevdim, hem sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan iri, durgun bakışlı gözler

Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi, ah daha neler neler

Geceyi duymak, onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy yazdığım bu dizeler

Sevgim onu alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil, yıldızlıdır geceler

Yürek zor katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin söylediği türküler

Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu bana getirecekler

Böyle gecelerdeydi ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben öyleyim ne de eski geceler

Sesim arar rüzgârı ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum ya, eskidendi sevmeler

Şimdi kimbilir kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık teni, sonsuz uzayan gözler

Sevmiyorum doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa sürdüyse unutmak uzun sürer

Bu gece gibi miydi kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu ah onu yitirmeler

Budur bana verdiği acıların en sonu
Sondur bu onun için yazacağım dizeler

Pablo  NERUDA
Çeviri : Hilmi YAVUZ

You may also like...

1 Response

  1. FoNeM dedi ki:

    neruda derim, neruda derim, neruda derim. lisede yabanci siire merak sardigim donemlerde rus sair mayakovski ile beraber en sevdigim isimdi. hele neruda yi ilk okudugumd deliler gibi tekrar tekrar okudugumu hic unutmam…

    biraz da yukaridaki resme atfedercesine:

    Nazım’a Bir Göz Çelengi

    Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun
    ne yapacağız şimdi?
    Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
    bulabilecek miyiz bir daha?
    Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun
    ne yapacağız?
    Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
    ateşle suyun birleştiği
    Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
    Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
    kazandırdın bana
    Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
    Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
    Düşerlerdi orada, uzakta.
    Yaşarken kendine seçtiğin
    Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

    Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet
    sunuyorum
    Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
    Halkların kavgasını ve kavgamı benim
    Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan…
    Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
    yalnızım sensiz.
    Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
    yüzünden yoksun
    dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
    rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
    Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
    Kuyu gibi kapkara zindanlardan
    Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
    Ellerinde izi vardı eziyetlerin
    Hınç oklarını aradım gözlerinde
    Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
    Yaralar ve ışıklar içinde.

    Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
    Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
    Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
    Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
    Teşekkürler, böyle olduğun için!
    Teşekkürler o ateş için
    Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

    Pablo Neruda
    Türkçesi: Ataol Behramoğlu

Bir Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: